Emnyi & Nilish PaGe

Şiir Gözlü Çocuk -Cihan Demirci-

ŞIK ÇOCUK


Çok şık bir hayatım var

Tam beş şık

Bazen çocukluğum tutuyor

Bir şık daha ekliyorum

Bütün testlere

O da

Pışşııııııık!

Çocuklar, en son ne zaman şiir okudunuz? Eğlenceli şiirler okumak, şiirlerle bambaşka bir dünyayı keşfetmek istemez misiniz?

Mizah ustası Cihan Demirci, sizler için bu kez bir şiir kitabı hazırladı. Okudukça eğlenecek, arkadaşlarınızla paylaştıkça daha da çok seveceksiniz.

(Tanıtım Yazısından)

Eylül 5, 2008 Posted by | kitap, okuduklarımdan seçtiklerim, Seçtiklerim | Yorum yapın

Sherlock Holmes

Meşhur Dedektif : http://tr.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes

Okuyun. Geçenlerde Sherlock Holmes serisinden bulabildiklerimi aldım. Kitapçımın reklamını yapayım. Bursa Kültür Merkezi . Sherlock Holmes serisinde ve birçok kitapta  %50  indirim var. Ayrıca 10 taksit yapıyor. Bulamayacağınız kitap yok, bulamadıklarınız da en geç 2 gün içinde getirtiliyor.Kampanyaları çok hoş BURSA OKUYOR.  

TÜRKİYE OKUYOR diyebileceğimiz günler diliyorum. 

Sir Arthur Conan Doyle 

22 Mayıs 1859′da İskoçya’nın Edinburg kentinde doğan Conan Doyle (ölümü: 1930), polisiye roman türünün ve dünyanın en ünlü roman kahramanlarından detektif Sherlock Holmes’ün yaratıcısıdır. Koyu katolik bir aileden gelen yazarın babası meşhur bir sanatçı ve karikatüristti. Edinburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1884′te mezun oldu. İlk günlerdeki hasta azlığı sıkıntısını gidermek için A Study in Scarlet adlı ilk Sherlock Holmes öyküsünü yazdı. 1887′de yayımlanan roman pek bir başarı kazanmamasına rağmen Amerikalı bir yayıncı diziyi sürdürmesi için onu ikna etti. Üç yıl sonra yayımlanan The Sign of Four’un ardından doktorluğu bırakıp kendini tümüyle yazarlığa verdi. Doyle, sadece altı Sherlock Holmes hikâyesi yazmak niyetindeydi. Ancak bunlar yayımlandığında, yayınevleri peşini bırakmaz oldu. Doyle, Holmes’ü sevmiyordu; ondan bir türlü de kurtulamıyordu. Önce yayınevlerinden inanılmaz derecede yüksek ücret isteyerek onları yıldırmak istedi. Oysa ki yayıncılar ona, istediği ücreti verdikleri gibi daha da fazlasını teklif ettiler. Ne yapacağını bilemeyen Doyle, maceralarından birinde Holmes’ü Reichenbach Şelalesi’nden düşürtüp öldürdü. Bu olay, bütün İngiltere için ulusal bir yas günü oldu. Doyle’u sadist, katil ve vatan haini olmakla suçladılar; binlerce genç, kollarında yas işareti olarak siyah şerit takarak şehir sokaklarında dolaştı. Sonunda Doyle, Holmes’ü yeniden hayata döndürmek zorunda kaldı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda, Holmes’ü gerçekten öldürebildi.

  Conan Doyle, başlangıçta tarihi romanlar yazmıştır: The Explois of Brigadier Gerard (1869), Rodney Stone (1896) ve Sir Nigel (1900). 1887′de yazdığı A Study in Scarlet’i (Kızıl Leke), The Sign of Four (1889, Dörtlerin İşareti) ve The Adventures of Sherlock Holmes (1892, Sherlock Holmes’ün Maceraları) takip etti. Bundan sonra sırasıyla The Memoirs of Sherlock Holmes (1893, Sherlock Holmes’ün Anıları), The Hound of the Baskervilles (1902, Baskerviller’in Köpeği), The Return of Sherlock Holmes (1905, Sherlock Holmes’ün Dönüşü) adlı kitapları yazdı. Son olarak 1927′de The Case Book of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes’ün Not Defteri) yayımlandı.(Metis kitap’dan ALINTI.)

http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=10296&BID=1007

Kitap ve kitapçımızı tanıttık.  Bir şarkı dinleteyim size. 

Boomp3.com

Eylül 3, 2008 Posted by | Bursa Kültür Merkezi, emnyi'den, kitap, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

Yol Arkadaşım

Aslında Sezen Aksu müzikleriyle aram pek iyi değildir. Ama bu şarkıyı biraz sevdim.
Garip olduğu için sizinle paylaşmak istedim. :)

Buraya da BAKABİLİRSİNİZ.

Sezen Aksu Yol Arkadaşım

Yol arkadaşım gördün mü duydun mu bitenleri
kıskanıyor insan bazen basıp gidenleri
yalnız aşmışız iyice üstelikte alışmışız
hiç beklentimiz kalmamış dosttan bile

korkular basmış dünyayı, şimdi bir semt adı vefa
kutsal kavgalardan bile kaçan kaçana
anlaşılır gibi değiliz tek bedende kaç kişiyiz
hem yok eden hem de tanık, esas karmaşa

ben sana küsüm aslında, haberin yok
koyup gittiğin yerde kötülük çok
kime kızayım, nazım senden başka kime geçer
benim sensiz kolum bacağım,ocağım yok.

Ağustos 6, 2008 Posted by | emnyi'den, emnyi'nin günlüğü, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

Çocuklarımızın Yetişme Ortamları….

Hiç dikkat etmediğimiz bir konudur,”çocuklarımızın yetişme ortamları”.
Uzun yıllar çocuklar doğanın içinde yetiştiler.
Çocukluğumu anımsıyorum.
Yaşıtlarımla çıktığımız “erik hırsızlığı”nı.
Dalından kopardığımız kirazları.
Ağaçtan silkelediğimiz dutları.
Ellerimize batan dikenlere aldırmadan koparıp yediğimiz böğürtlenleri.
Oynadığımız hayvanları,köpekleri,kedileri,kaplumbağaları,kurbağaları.
Doğayla dostluk içinde yetişirdi çocuklar.
Derelerden atlardık,göllerde yüzerdik,ormanlarda gezerdik.

Nasıl da özgür bir çocukluk olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Artık çocuklar büyük “alışveriş merkezleri”nde büyüyor.
Suları fiskiyelerden fışkırtılınca görüyor.
Meyveleri marketlerde tanıyor.
Hayvanları oyuncak olarak seviyor.
Artık yaşanan “Kapalı Mekanlar Çocukluğudur.”
Gençler de “kapalı mekanlar”da.kafeler,barlar, internet kafeler.
Sohbet,muhabbet,geyik.
Küçük yaştan önlerine bir ekran konuyor. Önce oyun,kaçma-kovalama,izleyip vurma,geleni yok etme oyunları.
Sonra çetleşme,geyik muhabbeti,özel internet dilini öğrenme.
Cep telefonu vitrinlerine takılma,”olur mu ağbi?”ağızları.
Bir salla gitsin muhabbeti. “Kapalı Mekanlar Çocukluğu”.
“Digital Dünya Gençliği”
Reklamların hiç bitmeyen egemenliği:
“En Yenisini Al”
“İşte,senindir.”
Dünü düşünme,yarını bekleme,gün bugündür,an bu andır.
” Sanal cennette yaşa. Yarından bekleyeceğin bir şey yok.

Çocuk-genç etkileşimin iki koordinatı var:Dikey etkileşim ekseni,yatay etkileşim ekseni.
Dikey etkileşim ekseninde,anne babalar var,öğretmenler var,kitaplar var , anlatanlar var,söyleyenler var.
Dikey etkileşim,denetimi,ölçüleri,sınırları,doğruları,yanlışları öğretir.
Daha önce bu eksen etkindi ve çocuk genci yetiştirmek için gerekli bir ortamı oluştururlardı.
Bu eksenin etkinliği giderek azaldı, daha da azalacak gibi görünüyor.
Yatay etkileşim ekseninde yaşıtlar var,akranlar var, arkadaşlar var,kankalar var,gençlik grupları var.
İnternet,çetleşme,facebook,bloglar yatat etkileşimi çok güçlendiriyor.
Bu eksen dürtüleri,hemen yapıvermekleri düşünmeden hareket etmeyi önerir.
Bu eksen çok güçleniyor ve dürtü kontrolü çok zayıflıyor.
Ortam giderek yatay etkileşim eksenini daha da etkin kılıyor.
Anne babaların çaresizliği artıyor.
Okullar etkinliğini kaybediyor.
Klasik kültür,kitaplar, çoksesli müzik,klasik felsefe bütünüyle dışlanıyor.
Günümüz gençiğinin artık yeni bir yaşam felsefesi var.
Hiçbir şeye aldırmayan,hiçbir şeyi umursamayan,yansız,yönsüz,amaçsız,hedefsiz bir yaşam biçimi.
Neo-nihilizm diyorum buna:Yeni-hiççilik.
Günümüzün çocuk yetiştirme ortamına çok dikkat etmemiz gerekiyor.
Gençlerimizin yaşama ortamlarını daha iyi tanımamız gerekiyor.
Ve hiç unutmayalım:
Zaman geçip gidiyor.
(23 Haziran 2008 Cumhuriyet Gazetesinden alıntıdır.)
erdalatak@gmail.com
www.erdalatabek.com

Haziran 23, 2008 Posted by | anne-baba, Öğrenci, çocuk eğitimi üzerine, emnyi'den, okuduklarımdan seçtiklerim | 2 Yorum

‘Klasik müziğin herkese faydası var’

Doğan HIZLAN
dhizlan@hurriyet.com.tr

‘Klasik müziğin herkese faydası var’

OKURLARIM bilir, ben izin yapmam, ama bu yılki Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin programını görünce, okulu kırdığım günleri anımsayıp, acaba gazeteyi kırsam mı diye düşünmedim değil.

Festivalin 2008 sloganı, “Müziğin herkese faydası var.”

Ben faydasını çok gördüm, bu sözün doğruluğuna iman ediyorum, size de tavsiye ediyorum.

Ben 36 yıllık festivalin, sadık bir dinleyicisiyim. Benim yaz tatilim, oradaki konserlerde geçer.

Bu yıl festivalin çok beğendiğim bir girişiminden söz edeceğim: “Konsere Doğru Söyleşileri.”

İyi bir orkestra şefini, solisti, icracıyı dinlediniz, ona sorular yöneltmek istiyorsunuz, öğrenmek istedikleriniz var. Yazar değil ki kitabını okuyasınız. Yapılacak tek şey, onunla konuşmak, söyleşisini dinlemek.

20.00′de başlayan konserlerden önce 19.00-19.30 arasında Aya İrini Müzesi İç Avlu’da bu söyleşileri dinleyebileceksiniz, bunlara katılabileceksiniz.

Söyleşi yapacak sanatçılardan birkaçının adını vereyim:

Gabriela Montero, Özgür Aydın ve Muhittin Dürrüoğlu, Hasan Uçarsu ve Şirin Pancaroğlu, Aydın Büke.

Konsere hazırlıklı ve donanımlı girince insanın daha çok sevdiğini, zevk aldığını söylemeye gerek var mı?

MUTLAKA DİNLEMEK İSTEDİKLERİM

Claudius Traunfellner hem Gabriela Montero’ya, hem Türk çellist Benyamin Sönmez’e eşlik edecek. Montero değişik, sıradışı bir icracı.

Dünyaca tanınmış Türk solistlerine rastlamak beni mutlu ediyor: Hüseyin Sermet, Muhiddin Dürrüoğlu, Özgür Aydın, Emre Elivar gibi.

Grammy Ödüllü, Gidon Kremer ve Kremerata Baltica’yı programıma aldım. İstanbullu dileyicilerin yabancısı olmayan bir solist.

Saim Akçıl yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası eşliğinde harpist Şirin Pancaroğlu, Hasan Uçarsu’nun Çeng ve Arp İçin Konçertosu’nu çalacak. İyi besteci Uçarsu’nun eserinin dünya prömiyeri.

Oda müziğini sevenler için Razumovsky Ensemble iyi bir seçim.

Flütçü Emmnanuel Pahud, klavsenci Trevor Pinnock, çellist Jing Zhao. Tam bir yıldızlar topluluğu.

Piyanist Helene Grimaud, piyano müziğini sevenler için bir şölen.

Kontrtenor Andreas Scholl’un Aşk Düellosu gecesi tek kelimeyle bir ses gösterisi.

Mezzosoprano Angelika Kirchsclager, festivali güçlendiren adlardan biri.

Bu yılın onur ödüllerini Jordi Savall ile Gürel Aykal alacak. Savall, ödülü almak için özel olarak İstanbul’a geliyor.

* * *

ESTETİK bir tatil önerisinde bulunuyorum size.

Haziran 12, 2008 Posted by | elvi' den, güncel, okuduklarımdan seçtiklerim, Seçtiklerim | Yorum yapın

Online müzik

http://www.naxos.com/ klasik müzik eserlerini dinleyebileceğiniz güzel bir site  

http://www.naxosradio.com/

Mayıs 25, 2008 Posted by | emnyi'den, Linkler, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

Zeynep Oralı’ın dilinden :La Diva Turca: Son yolculuk…

Milano’da Viale Maino’da 17 numaralı apartman… Leyla Gencer’in 40 yılı aşkın süredir yaşadığı apartman… Önü çiçeklerle dolu… Avluyu geçerken başımı kaldırıp balkona bakıyorum. O balkondan bin kez bana el salladı. Karşılarken, yolcu ederken… Bu kez, biz onu yolcu edeceğiz, son yolculuğuna…  

Apartman dairesinden içeri giriyorum… İçeride herkes fısıltıyla konuşuyor. Sabahın erken saatleri ama şimdiden ziyaretçiler dolu… Gençler, öğrencileri, daha yaşlılar, çok yaşlılar (hayranları, müzisyenler.) Aile yakınları, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Müdürü Görgün Taner, Ank. Devlet Opera Balesi Genel Md. Rengim Gökberk, İst Dev. Opera Balesi Müdürü Suat Arıkan, ilk gözüme çarpanlar…

Leyla Hanım yatak odasında sanki uyuyor. Çevresi o çok sevdiği beyaz çiçeklerle dolu. Orkideler, leylajklar, zambaklar, en çok da güller, beyaz güller… Yüzü açık. Dileyen yanına gidip onunla vedalaşıyor… Yattığı yerde o beyaz çiçekler arasında sanki Alceste rolüne hazırlanmış gibi… Hani o oynadığı vakit, yalnız dinleyicileri değil, orkestrayı ve sahne arkadaşlarını da gözyaşlarına boğan Alceste…  

Milano’daki İslami Cemaatin temsilcisi ve imamı Sayın Kemal Gül geliyor. Leyla Hanım üzeri örtülüyor. Kemal Hoca çok anlamlı ve kısacık bir konuşma yapıyor ve duasını ediyor. İtalyanlar, Türkler orada kim varsa kimi ellerini göğe açarak, kimi haç çıkararak amin diyor… 

Dakikalar ilerliyor. Leyla Gencer’le son vedalaşmalar… (Belki ayrıntılarını bir başka gün anlatırım sizlere) Tabutuna kondu. Tabutun kapağı yerleştirildi. Tabut Görünmüyor çünkü üzeri bembeyaz güllerle kaplı. Önde cenaze arabası arkada öteki arabalar, La Scala’nın hemen yakınındaki San Bibila kilisesine geldik. Burası hem bir kilise hem de en önemli törenler için kullanılan, Milano kentinin simgelerinden biri olan görkemli bir mekan. Kilisenin önü, beklemediğim denli kalabalık. Demek içeri girmeden herkes dışarıda bekliyor diye geçirirken içimden yanıldığımı görüyorum. İçerisi çoktan dolmuş. dışarıdaki kalabalık içeri giremeyenler… La Scala’nın Genel Sanat Yönetmeni Lissner, yılların sopranosu, rol arakaşı Mirella Freni ve daha sayısız sanatçı kapıda sarılıyorlar tabuta… 

Kilise’de Heandel’in bir ağıtı karşıladı Leyla Gencer’i… Orgun başında La Scala’nın Amerikalı piyanisti James Vaughan. “Norma Operası”ndan “Casta Diva” aryasının melodisi yükseldiğinde , artık kimse gözyaşlarını tutamıyordu. (Leyla Gencer’in unutulmaz rollerinden biri daha) Bakireler Tanrıcası Norma ateşe atarak ölümü seçmişti. Milanolular Sevgili divalarına “sen bizim tanrıçamızsın” diyerek veda ediyordu… 

İtalyanca konuşmalar yapılıyor. Sonra, bu kez plaktan La Scala Operası’nın eski bir kaydını dinliyoruz :Verdi’nin “La Forsa Del Destino ” (Kaderin Gücü) operasından “La Vergine deli Angeli” aryası… Yine unutulmaz rollerinden biri ve yaşamının son günlerinde Leyla Gencer’in dinlediği tek plak, tek arya…

Bütün bu kalabalık nereden çıktı diye bakıyorum. Franca Cella yanıbaşımda fısıldıyor: “Hayranları, ama en çok meslektaşları” diyor. Sonra ekliyor:” En çok öğrencileri “… Tek tük Türkçe duyuyorum: “Biz burada yaşayan sıradan Türkleriz ” diyenler sıkça… Milano başkonsolumuz Nihal Çevik, her şeyin yolunda gitmesi için didinip duruyor. Gerçekten de aksayan tek nota yok. Tam Leyla Hanımın istediği gibi, her şey mükemmel. Mizansen kusursuz… 

Törenin sonunda herkes çiçeklerle örtülü tabutun önünden geçiyor, saygı duruşunda bulunuyor ve kilise boşalıyor . Önümden bir duygu seli akıyor…

Cenaze arabasındayım. Krematoryuma gidiyoruz. Vasiyet etmişti. Yakılmak istemişti. Burada yetkilerle onu teslim etmeden önce uçsuz bucaksız yeşilliğin bir yerinde yine Kemal Hoca’nın yol göstericiliğinde cenaze namazı kılınıyor… İşte bu kadar…

Onu orada bıraktık. Külleri Türkiye’ye gelecek. Cuma günü onu Boğaz’ın sularına uğurlayacağız…

Cumhuriyet- 13 Mayıs 2008

Mayıs 16, 2008 Posted by | Leyla Gencer, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

Zeynep Oral’ın dilinden:Ölümde bile kusursuzluğu aradı

Ölümde bile kusursuzluğu aradı 

Leyla Gencer’i kaybettik… Kötü haberin çok gecikmeyeceğini biliyordum ama acısına, Leyla Gencer’in yokluğuna kendimi hiç mi hiç hazırlanmamıştım!

Bir süre önce Milano İstanbul arası telefonla konuştuğumuzda, “Hayır şimdi gelme Milano’ya. Hastaneden çıkayım, biraz güçleneyim, öyle gelirsin” demişti…

Hastaneden çıktı. Milano’daki evindeydi. Telefonlara cevap vermek istemiyordu. Hastabakıcıyı zar zor kaldırdım. “Geliyorum” dedim. “Sizi çok özledim”… Minicik bir ses “Gelme… Beni böyle görmeni istemiyorum…” dedi. Bundan 6 gün önceydi… Ah…

Geçen yaz İstanbul’dayken “Artık bitsin istiyorum” demişti. Nasıl ki günün birinde sahne hayatına veda ettiyse, yaşama da veda etmek istiyordu. “İnişe, düşüşe geçmeden veda etmek. ..” Son kucaklaşmamız, son sarılış olduğunu bilmiyordum… Ah…

O bir ‘Tanrıçaydı’

“Gelme… Beni böyle görmeni istemiyorum…” Son konuşmamızdı. Ondan sonra haberlerini her gün ortak dostumuz, müzikolog Franca Cella’dan aldım… Kimseyi kabul etmiyordu. Kimse onu güçsüz ve hasta görsün istemiyordu. Doktorlar, “İyileşme var, sevinçliyiz” dediklerinde “Ben hiç sevinmedim!” diye tepki göstermişti…

Tıpkı yaşamdaki gibi, sahnelerdeki gibi, ölümü de kusursuz olsun İstemişti… 

Benim için o bir “Tanrıça”ydı. Tam bir “Diva”ydı…. Hayır hayır bir “çocuk”tu… En çok en çok, “Kadındı”! Dişi bir kaplandı! Dişi bir kediydi! Çılgın Türklerdendi!.. Bunların hepsi onda bir büründü… Ah!
Kişiliğinde dört mevsimi ve duygular dünyasının tüm renklerini ve “Scalası”nı içinde taşırdı!

Gündüzler-geceler, hüzünler, öfkeler, isyanlar, sevinçler, gözyaşları ve kahkahalar arasında gidip geldiğimiz yıllardan sonra, “Tutkunun Romanı” kitabımdan sonra ilişkimiz anne-kız, abla-kardeş, iki dost ilişkisine dönüştü. Ona sevgim saygım, hayranlığım her geçen gün arttı. Ah… 

Dünya müzik tarihine çoktan geçmiş, bir “ekol”, bir okul olmuş, referans oluşturmuştu Leyla Gencer… 

Kitaplara, müzik ansiklopedilerine “Donizetti Rönesansı”, “Rossini Rönesansı” maddelerinin yanına onun adı yazıldı. “Bel Canto” gele­neğinin “bülbül gibi şakımak” olmadığını dünya ondan öğrendi… 

Sahneleri kendi ateşiyle tutuştuğu yıllarda ses teknikleri, dramatik oyunculuk, bilgi, kültür bi-ikimi, kişiliği ve çalışma azmiyle bütünledi… 

Kaybolmaya yüz tutmuş, o olmasaydı çoktan unutulmuş olacak birçok opera eserini, geçmişin tozlu karanlığından o bulup çıkardı ve opera repertuarına kazandırdı… 

Uzmanların, meraklıların elden ele dolaştırdığı, neredeyse tümünün kaçak ya da “korsan kayıt” olduğu CD ve plaklardan dolayı ve ünlendiği kraliçe rolleri nedeniyle “Korsanlar Kraliçesi” diye anıldı… 
Dünyanın en geniş repertuarına sahip (75′in üzerinde eser) Dİva’lardan biriydi… 

Müzik tutkusunu yaymak

Yeryüzünün bir ucundan ötekine dünyanın sayısız sahnesinde alkışlandı; kimi ülkeler, her seferinde geri çevireceği “vatandaşlık” teklifinde bulundu; kent anahtarları ona teslim edildi… Ülkeden ülkeye, başarıdan başarıya koşarken “İnsanın tek pasaportu olur” diyerek, İtalyan pasaportunu reddedip yalnızca Türk pasaportu taşıdı… 

Yaşamının sonuna dek “Benim misyonum” dediği işini, görevini sürdürdü. Taa en baştan İnanmıştı ki ona bir misyon biçilmiştir: Müzik tutkusunu yaymak… Daha güzel bir dünya için, daha iyi insan yetiştirmek için, “cemiyete yararlı olmak için” müzik sevgisini yaymak… Birkaç ay öncesine dek seminerler, konferanslar ve La Scala Akademisi’nde öğretim üyeliği, yöneticilik. .. 

Sevgili Okurlar, şu anda Karadeniz’de Ordu’dayım. Ve nesnel olmaya çalışıyorum ama faydasız… Ah’lar ondan… Ordu’da şaline de­korunu andıran denizin muhteşem maviliği ile dimdik yamaçların yeşili arasında asılı kalmış kartal yuvasını andıran bir otel odasmda haberi aldığımda onun soprano sesini duyuyordum sanki: “Sonunda ülkem beni hatırladı değil mi?” diyordu… 

Hatırladı Leyla Hanım, hatırladı… Hepimiz size şükran borçluyuz…

Cumhuriyet- 11 Mayıs 2008

Mayıs 16, 2008 Posted by | Leyla Gencer, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

Mozart’ı Anlamak (Cd Ekli)


 
Alp Nadi 
YENİ İNSAN YAYINEVİ 

Mozart’ın hiç oyuncağı olmadığını biliyor musunuz? Sokakta arkadaşlarıyla oyun oynamadı da ve aslında hiç arkadaşı da yoktu. Yaşadığı çağ, dahi ve insanı birbirinden acımasızca ayırıyordu ve o sadece bir çocuktu tüm bunların arasında… 

İmparaorlar ve papalarla yapılan kır gezilerini hiç sevmedi, koşamadığı için. Bu yüzden açtı isyan bayrağını belki de ve ilk ‘özgür’ müzisyeni oldu Avrupa’nın. 

Müziği imparatorların ya da soyluların tekelinde olamazdı; olmadı da! 

Onun kahramanı Figaro’ydu. Kralın hizmetçisi! Sıradan biri… Çünkü çanlar birkaç yıl sonra sıradan insanlar için çalacaktı ama ilk onun notalarında hayat buldu devrim! 

Duru ve sade bir anlatımla duyumsamış Alp Nadi, Mozart’ı. Tıpkı Mozart’ın yaşadığı gibi. Tıpkı Mozart’ın istediği gibi. Her başlıkta sözcüklerin arasından notalar sızıyor ve Mozart’a biraz daha yakınlaşıyoruz. Ve biliyoruz ki artık, kırık sütunlu mezarın başındaki melek, ‘Requiem’i düşünerek sorguluyor Tanrı’nın adaletini Viyana’da! 

Teşekkürler Alp Nadi… 

www.kitapyurdu.com'dan satın al

Mayıs 4, 2008 Posted by | emnyi'den, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

İtinayla yetenek öldürülür!

Bugunku Vatan gazetesinde Hasmet Babaoğlu köşesinde uzun uzun sevgili Emre Şen’in piyano ile olan öğrencilik macerasına ayirmis; ‘Andante diye harika bir dergi var’ diye bir girişin ardından.

Bu ülkede hasbelkader başarılı olmuş insanlara neler çektirdiğimizi yine biz biliriz.

Paçasından aşağı çekmek…

Hasetten çatlayacak halde saldırganlaşıp onu pes ettirmeye çalışmak…

Başarıya karşı öldürücü bir sessizlik veya kayıtsızlık…

Başarıyı magazinleştirerek değersizleştirmek…

Hepsi devreye girer.

Bunların en haincesi de kurduğumuz şu tuzaktır: Başarılı insan, üzerine yönelen haset ve hınç oklarından korunmak için son çare olarak megalomani kalkanının ardına sığınır!

İşte tam o zaman buruk bir gülümseyiş eşliğinde parmağımızla işaret edip; “bakın bakın, kendini ne sanıyor! Hıh” çeker, başarıyla antipatiklik arasındaki bağı özellikle vurgularız.

***

Elbette, itiraf etmeli ki modern toplumlarda başarı bazen gerçekten antipatiktir ve bunun suçlusu haset ve hınçtan kırılan başarısız kalabalıklar değildir.

Bunda başarıyla “önem”in birbirine çok yakın, fakat başarıyla “değer”in epeyce uzak duruşunun büyük payı var.

Şöyle bakın etrafınıza, anlayacaksınız…

Ortalıkta değersiz fakat önemli adamlardan geçilmiyor.

Bu “pek önemli ve hot zotçu adamlar” toplumun başarıyı doğru kavramasını da engelliyor.

Başarı arayışı gitgide eski zamanların “makam-koltuk sahibi olma” arzusuna benzemeye başlıyor.

Ama şimdi işin bu yanını bir yana bırakalım ve konuya kökünden yaklaşalım…

“Değer ve başarı yan yana olsun, canımı yesin” mi diyorsunuz…

O halde…

Biliyor muyuz acaba, sanatçı ruhlu ve doğuştan yetenekli çocuklarımıza nasıl davranıyoruz?

Mesela piyano yeteneği erkenden fark edilmiş bir çocuk nasıl bir kişilikler ve hınçlar galerisinin içinden geçmek zorunda kalıyor?

Bunu sorgulayalım mı?

***

Andante diye harika bir klasik müzik dergisi yayınlanıyor.

Bu derginin son sayısında “Piyanonun Romantik Prensi” olarak tanınan Emre Şen’le yapılmış çok zengin içerikli bir röportaj var.

Şen, çocukluk ve gençlik döneminde eğitimcilerden çektiklerini öylesine açık anlatmış ki o en “Batıcı” kurumlarımızın, o en “Batıcı” hocalarımızın çağdaşlıktan uzak ve dar dünyaları karşısında insan dehşete düşüyor.

Okurken zaman zaman yüzüm kızardı.

Öyküsünün başlarında ille de mühendis olmasını isteyen babasının inadı kırılıyor, nihayet birileri çocuğun elinden tutup piyano yeteneğine sahip çıkıyor diye seviniyorsunuz.

Ama arkası çok sancılı!

Ona piyano öğreten hocası sanki ufkunu açmak istemiyor da kölesinin yanı başından ayrılmamasını; böylece hocalık kibrini tatmin etmeyi amaçlıyor.

Emre Şen zor bela bir yolunu bulup İtalya’ya gittiğinde ona küsülüyor ve bütün köprüler atılıyor.

Oysa Avrupa’da anlıyor ki piyano başında oturuşu bile yanlış, çalış tarzı çok ürkekçe ve Türkiye’de kimse bunların farkında değil!

Ecole Normale de Musique’de eğitimini tamamlamaya çalışırken Ankara’daki hocaları onun adına sevinmek yerine Bilkent’ten kaydını silmeyi tercih ediyor!

Ecole Normale’i birincilikle bitiren genç yeteneğin kendi ülkesinde ise elinde kala kala ilkokul diploması kalıyor.

Daha ne maceralar, ne sıkıntılar çekiyor genç sanatçı…

Deveye defalarca hendek atlatmak zorunda kalıyor.

***

Emre Şen artık o yılları geride bırakmış.

Şimdi Bilkent’te piyano bölümü koordinatörü ve hocası.

Ama belli ki yaşadıklarının izlerini silmekte zorlanıyor.

Çok açık konuşuyor genç sanatçı: “Keşfettiğimiz bazı yetenekli çocuklara acıyorum” diyor, “çünkü yetersiz eğitim alıyorlar. Tek hocadan ders almış, yurt dışına hiç çıkmamış profesörlerimiz var eğitim kurumlarında. O kadar kapalı yetiştiriliyorlar ki, eksiklerini kabul etmiyorlar.”

Ah şu güzel ülkemiz!

İtinayla ve el birliğiyle yetenek öldüren ülkemiz!

Yine de Emre Şen gibi kendi başına gelenleri bugünün çocuklarına çektirmemeye yeminli, genç kuşak sanat eğitmenlerinden umutluyum.

Onlar yolu temizleyip açacak!

*****

Fon/dipnotları

Ağıt, insanın en özgürce söylediği

O an içinden gelen şeydir

Lakin… bu özgürlük acıdır, acıklıdır.

AHMET ÇUHACI

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=10.04.2008&Newsid=172196&Categoryid=4&wid=9

Nisan 10, 2008 Posted by | emnyi'den, okuduklarımdan seçtiklerim | Yorum yapın

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.