Lenny Kravitz
26 Mayıs 1964′de Amerika’da dünyaya gelen Lenny Kravitz, televizyon heber programcısı Sy Kravitz ve oyuncu Roxie Roker’ın tek oğluydu. 1974′te ailesiyle Los Angeles eyaletine taşınan Kravitz, Kaliforniya Çocuk Korosu’na girdi. Bu arada gitardan klavyeye kadar bütün müzik aletleri üzerinde eğitim aldı, Beverly Hills’te, şu an müzik dünyasında önemli yere sahip olan isimlerle sınıf arkadaşlığı yaptı. Daha sonra şarkıcı, Lisa Bonet ile tanıştı. Çift, Los Angeles’ta dünya evine girdi. Bir sene sonra da çocukları Zoe dünyaya geldi.
Biyografinin devamı BURDA.
Lenny Kravitz canlı konserini izle, şarkılarını dinle, biyografisini oku ve resimlerine bak. Adres mi BURADA.
En beğendiğim şarkılarından 2 tanesini de size dinleteyim.
Tanju Okan Belgeseli
Doğum 27 Ağustos 1938
Doğum Yeri İzmir / Türkiye
Ölüm 23 Mayıs 1996
Etnik Köken Türk
Müzik Türü Pop müzik
Etkin Olduğu Yıllar 1961 – 1995
Benim en iyi dostum içkim sigaram
Onlar da terkederdi olmasa param
Canım kadar yakınım el oldu şimdi
Dünyada dost denilen kelime yalan
Tanju okan Belgeseli 1.BÖLÜM
Tanju Okan Belgeseli 2.BÖLÜM
Tanju OKAN
Hayatıİlköğrenimini Manisa‘da, lise öğrenimini Balıkesir‘de tamamladı. Daha sonra İtalya‘da şan eğitimini alarak Türkiye‘ye döndü. İlk önce, 1961‘de, Ankara‘da profesyonel müzik hayatına başlasa da bir yıl sonra İstanbul‘a döndü. 1964‘te Milli Orkestra’yla (Erol Büyükburç ve Tülay German ile bu sırada tanışmıştır) Balkan Müzik Festivali‘ne katıldı. 1964‘te ‘İbibikler Öter Ötmez Ordayım’ isimli ilk plağı Sahibinin Sesi firmasından yayımlandı. Bu sırada Nur Erbay’la hayatını birleştirdi, Tansu ismini verdikleri bir oğulları dünyaya geldi. Bu evlilik yaklaşık 8 ay sürdü.
1960`ların sonundan itibaren Ş.Akannaç ve Nino Varon`un yazdığı Hasret (1970), Tuğrul Dağcı`nın yazdığı Koy Koy Koy (1972), Mehmet Teoman`un yazdığı Kadınım (1974), Güzin Gürman‘ın yazdığı Öyle Sarhoş Olsam ki (1972) parçalarıyla geniş kitlelerce tanınır oldu. Bütün Şarkılarım albümü 1975‘te çıktı. İkinci evliliği de 1976`da gerçekleşti, 14 ay sürdü. 1980‘de ‘Yorgunum’ albümü Kent firmasından piyasaya çıktı. 1995‘te Marş Müzik’ten çıkan ‘İşte Tanju Okan 95′ son albümü oldu.
Siroz hastalığına yakalanan Tanju Okan, 1995‘te İzmir‘in Urla ilçesine yerleşti. Kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. Vasiyeti üzerine Urla`daki İskele Kabristan`ına gömüldü. Bu ilçede bir Tanju Okan Parkı ve Tanju Okan Heykeli bulunmaktadır. Alkole düşkünlüğüyle bilinen Tanju Okan için kederli sesiyle, düşkün fakat şikayet etmeyen tavrıyla samimi, gerçek bir sanatçı olduğu ölümünden sonra sık sık söylendi.(kaynak. Vikipedi)
Vicente Amigo – 2008
Üç kez gömülen Haydn

Haydn üç kez gömülen ilk ve tek bilinen bestecidir.Nasıl mı ?
31 mayıs 1809′ da ölen Haydn st. stephen katedralinde yapılan devlet töreninin ardından (ki Mozart’ın requiem’i eşliğinde yapılmıştır) devlet başkanlarının mezarlığı olan Hundsthurmer’e gömüldü. Ancak vasiyetinde Eisenstadt’taki Esterhazy prensleri cenaze şapeline gömülmek istediği yazdığından ve o sırada fransız işgali sebebiyle siyasi gerginlik olduğundan ancak 1820′de isteği yerine getirebildi ve Viyana’daki mezarı açıldı.Ancak tabuttan bestecinin kafası çıkmadı. Adli tıp kafasının öldükten hemen sonra kesilmiş olduğunu doğruladı. Haydn’ın kafatası kişinin ruhsal yetenekleri ile kafatası ölçüleri arasında bir bağ olduğuna inanan ve kafatası koleksiyonu olan Viyanalı Johann Nepomuk Peter’da çıktı.Peter, Esterhazy ailesine gerçekten ileri yaşta ölmüş bir erkeğin kafatasını verince bunun Haydn’a ait olduğu düşünüldü ve besteci için yeniden bir cenaze merasimi düzenlendi.
Ancak her şey bununla bitmedi. Peter ölmeden önce gerçek Haydn‘ın kafatasının o olmadığını iddia etti ve yerini itiraf etti. Bu kafatası elden ele dolaştı ve sonunda Viyana’da “society of music” derneğinin oldu. Yerel hükümetin baskısı üzerine dernek kafatasını iade etti ve 5 haziran 1954′te haydn’ın vücudu 145 yıl sonra başına yeniden kavuştu.
Bu açıdan Haydn üç kez gömülen ilk ve tek bilinen bestecidir.
Annesinin Duyguları ile Fazıl Say
Fazıl Say ne zaman gündeme gelse telefonlarım arka arkaya çalar. Yakın uzak çevremden ya da basından ararlar. Fazıl Say’ı yetiştirip, dünyaya hediye ettiğimi söyleyerek beni kutlarlar. Böyle sözleri yüzlerce değil binlerce defa duydum. Bu sözlerden anne olarak gurur duyuyorum ama ikna olmadan.
Çünkü düşünüyorum da, Atatürk kurtuluş savaşından hemen sonra ülkede taş üstünde taş yokken, konservatuarı kurmasaydı, burada ders verecek hocaların Avrupa da yetişmesini sağlamasaydı. Bir Türk konservatuarında Türk hocalar tarafından yetiştirilen yetenekli öğrencilere çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı hedef olarak göstermeseydi, bugün bir Fazıl Say’ımız olamazdı. Bu nedenle Fazıl Say söylendiği gibi benim değil, Atatürk’ün dünyaya bir hediyesidir.
Çağdaşlığı sembolize eden klasik müzik sanatçıları ülkelerinin tanıtımında büyük rol oynuyorlar. Örneğin Fazıl Say, Avrupa, Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde yılda ortalama 150-200 konser veriyor. Bu konserlerde Türkiye’nin aydınlık yüzünü temsil ediyor. Bir Türk sanatçısı olarak dakikalarca ayakta alkışlanıyor, övgüler, ödüller, madalyalar alıyor… Bu yolla ülkesine çağdaş dünyada saygınlık kazandırıyor. Böylesi bir saygınlığı ve hayranlığı, siyasetçilerimiz, futbol takımlarımız veya milyonlarca dolar harcayarak hazırlanan tanıtım programlarımız ile elde etmek mümkün değil.
Çağdaş ülkeler bu özellikteki sanatçılarına teşekkür olarak, onların heykellerini, büstlerini yaptırıyor, caddelere sokaklara adlarını veriyorlar. Oturdukları evleri, cafeleri müze haline getiriyorlar. Finlandiya’ya gidenler bilir. Her tarafta Sibelius vardır. Ülkede gezerken Finlandiyalıların bu sanatçılarına ne kadar müteşekkir olduklarını hissedersiniz.
Norveç’in yegâne ünlü sanatçısı Grieg için de durum aynı. Norveçli bir arkadaşıma “Grieg’e bu kadar saygı neden?” diye sormuştum. ”Krallar ve başbakanlar ölüp gidiyor, Greig öleli 100 yıl oldu ama hala eserleri bütün dünyada çalınıyor, hala ülkemize saygınlık kazandırıyor” demişti.
Çağdaş dünyada durum böyleyken Fazıl Say’a son günlerde yüzlerce kişiden gelen, tepki olarak yazılan sözde yorumlara, AKP siyasetçilerinin uluorta konuşmalarına bakıyorum da, utanıyorum. Ülkemizin yetiştirdiği değerlerin kıymetini bilmemek ne kadar ayıp. Biz sanatçımıza olmayacak tutumlar sergilerken, başka ülkelerin kıymetini bilmesi ne kadar acı.
Aslında Fazıl Say “bakanların eşleri türbanlı, dışlanıyoruz, ülkeyi terkederim” diyerek dünyanın gözünde AKP hükümetinin çağdaşlık notunu düşürmüş. Dünyanın dikkatini AKP’nin ortaçağ karanlığına yönelik siyaseti üzerine çekmiş. Bu nedenle türbandan beslenen siyasetçilerimizin karizmaları epeyce çizilmiş olmalı ki, ağzı olandan tutun da, Kültür Bakanına kadar herkes konuşmuş.
Bu da bir çeşit mücadele şekli bence… Örneğin Sayın Orhan Bursalı Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde “ Fazıl Say dünya basınına yaptığı bu açıklamalarla, dünyanın dikkatlerini Türkiye’deki yönetime, siyaset anlayışına, uygulamalarına çekiyor! Onları bir başka açıdan ülkeye bakmaya çağırıyor! “ diye yazıyor.
Gerçekten öyle. Mücadele sadece Türkiye’de oturmakla olmaz ki.. Fazıl Say dünyanın her yerinden sesini yükseltebilir, mücadelesini sürdürebilir.
Kaldı ki, tanıdığım kadarıyla oğlum, kastedilen anlamda Türkiye’yi terketmez. AKP Hükümetinin ortaçağ ve türban sevdası nedeniyle, Ülkesinden soğumaz. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Kendi adıma, yaşamı boyunca, her zaman olduğu gibi, olabildiğince uzun sürelerde Türkiye’de bulunmaya çalışacağına inanıyorum. Aksi olsaydı, Türkiye’yi terk ediyor, onu daha az görebileceğim diye en çok üzülen ben olurdum.
2001 yılında klasik müziği okullara taşımak, çağdaş müziği Anadolu’da yaygınlaştırmak, kendisi gibi yetenekli çocukların yetişmesine katkıda bulunmak gibi projelerle ve ümitlerle Amerika’daki evini satıp, Türkiye’ye gelmişti. Ne yazık ki, bu çalışmaları yapabilecek ortamı bulamadı. Tersine Okullardaki müzik derslerinde ilahi okutulacak bir anlayışla karşılaştı. Bence daha verimli olacağı bir ortama gitmeyi düşünmeye hakkı var. Çağdaşlığın simgesi haline gelmiş bir aydın olarak, ülkesindeki çağdışı gidişatlara tepki göstermesi de doğal.
Fazıl Say bugüne kadar devletten maddi-manevi hiçbir destek almadı. Hiçbir talepte de bulunmadı. Kendisinin kırmızı pasaport talebi de olmadı. 16 yıl yurt dışında yaşadı. Yurt dışında yaşayan bütün vatandaşlarımız çifte vatandaşlık elde etmeye çalıştı. Fazıl Say, özellikle genç yaşlarında iken sabahın 3 den itibaren, yağmur altında, kar soğuğunda visa kuyruklarında bekledi. Gümrüklerden geçerken sinir krizleri geçirdi. Yinede başka bir ülkeden çifte vatandaşlık almadı.
Halen, 19 yıl süren vize sıkıntılarına alışmış olarak Türk kimliğiyle seyahat ediyor, Türk kimliğiyle konserler veriyor, ödüller, madalyalar alıyor, fahri unvanlar elde ediyor. Böylece dünya müzik repertuarlarına Türk adını yazdırıyor. Yine de Fazıl Say için pasaportun rengi önemli değil. Üzerinde ay-yıldız olsun yeter.
Yabancı basına verdiği bu demeçlerden dolayı oğlumu kutluyor, ülkenin çağdaşlaşması adına ona sahip çıkan tüm aydınlarımıza, basın mensuplarımıza teşekkür ediyorum.
Aydın Esen’le Söyleşi
AYDIN ESEN/ Kim demiş çağdaş müzikte elektroniğin öldüğünü!
“Ben buradayım diye bağıran melodi anlayışı 40 yıl önce devrini tamamladı. Şimdi eserin her noktasında beliren, lineer, horizontal melodiler kullanılıyor. Benim çalışmalarımda da melodi bir taraftan kulağınıza çarpıverir, duyar ya da duymazsınız” diyor Aydın Esen. Elektroniğin müzikte gereklilik olduğunu savunuyor. Caz ve çağdaş müzik sularının gözü pek kaşifi Esen, 2006 Eylülü’nde iki albüm birden yayımladı: “Light Years” ve “Extinction” İki albüm toplam 3 saat 10 dakika yenilikçi, elektronik müzik içeriyordu. Geçmiş tecrübelerin ışığında zırhımızı kuşanıp, kapısını çaldık. Dehasından bahsedince yelkenlerini suya indiren, müziğini irdelemeye başlayınca kılıcını çeken Esen’le yeni albümlerini konuştuk. Nice cenk oldu, başımızı kurtardık ama kan kaybı müthişti!
Müzik dinleme alışkanlıklarımızda, algılama ve değerlendirme biçimimizde köklü değişim yapmaya kararlısınız anlaşılan. İki albümün aynı anda yayımlanmasıyla bir tür süpernova patlaması etkisi yaratmaya mı çalıştınız?
- Dinleyici açısından böyle bir etki yaratabilir, benim herhangi bir patlama yaratma niyetim yok. Müzik yüzlerce yıldır bir değişim içinde, ben de bu değişim sürecinin bir parçasıyım. Müziğim kendi ortamında, doğal bir şekilde ilerliyor. Zaman zaman ortaya çıkacak, patlamalar yapacaktır. Yaratacağı etki, dinleyicisine göre değişecektir. Dinleyicisiyle etkileşime girecektir. Onun enerjisiyle beslenecektir.
Web sitenizden öğrendiğimize göre, Extinction adını verdiğiniz bir müzik platformu oluşturmuşsunuz. Amacı nedir bu platformun, iki yılda kimler katıldı, neler yaptınız?
- Extinction, benim çalışmalarımı Amerika’da yayımlayan bir plak firması. New Orleans’ta yaşayan eski arkadaşlarımdan Richard Harth’la 20 yıldır bir plak firması kurmayı düşünüyorduk. Sonunda bu düşünceyi hayata geçirdik. Extinction’ın kapısı yeni müziğe, seslere, sanatçılara da açık. Firma bu müziği büyük tanıtım kampanyalarına, reklama girmeden yayımlayacak, meraklarına sunacak.
Ağır gelmesin diye ikiye böldük
Light Years’ın albüm kapağındaki notlarda Signal X adını taşıyan bir müzik atölyesinden bahsediliyor. İsim olarak, Avrupa-ABD arasındaki ortak telekomünikasyon kodunu seçmenizin özel bir nedeni var mı, bu atölye dışa açık bir yapı mı?
- Bu isim en genel anlamıyla müzik ürettiğim, kaydettiğim elektronik ortamı simgeliyor. Kişisel, mobil atölyem. Signal X kimi zaman evimdeki çalışma odam, enstrümanlarım. Kimi zaman kayıt stüdyosu. Yolculuktaysam bilgisayarım, aletlerim. Herkese açık değil, sadece dostlarıma açık.
Eşiniz Randy Esen’le Kemerburgaz’da kurduğunuz Hayart devam ediyor mu?
- Hayart, sanatla ilgilenen ve akademik çalışma arayışında olmayan, her yaştan kişiye yönelik bir atölye. Randy yoğun olarak vokal dersi veriyor. Modern dans, resim dersleri de veriliyor. Ben de hafta sonlarında, fırsat buldukça, çok kabiliyetli çocuklarla çalışma yapıyorum.
Light Years ve Extinction’da ne tür yaklaşım farkları var?
- Aslında bu soruyu Richard Harth’a sormakta yarar var. Aralarında büyük yaklaşım farkı olduğu söylenemez. Extincion aslında Light Years’ın uydusu gibi bir çalışma. Belki sizin dünyanızda, üç CD’lik bir albüm fazla gelir diye düşünmüştür, bu nedenle iki albüme bölmüştür.
Dinleyiciye ağır gelebileceğini, sindirim sorunu yaşayabileceğini mi düşünmüş yani?
- Belki sindiriminizi zorlayabilir, belki kesenizi. Who knows?
Geçmişte çoğunlukla grup müziğini tercih ederken, yeni albümlerde soloya yönelmenizin özel bir nedeni var mı?
- Ne yazık ki bunlara solo albüm diyemezsiniz. Gelecek nesiller için yazılan bu müziği kavramak biraz zamanınızı alabilir. Bu albümlerde kayıt ekibi, 165 kişilik orkestra var. Yani solo diyemeyiz.
Her türlü akustik sesin laboratuvar ortamında üretildiği bir çağda, teknolojinin tüm olanaklarını kullanarak iki albüm kaydetmişsiniz. CD kapaklarında, 165 kişilik orkestranın adını, kayıt yerini, tarihini göremedim. Anladığım kadarıyla albümlerinize “solo” dememi hakaret gibi yorumladınız ama sizden başka kimsenin adı geçmiyor.
- Bu albümde farklı zamanlarda kaydedilmiş akustik sesler, orkestralar var. Adı önemli değil orkestranın. Şarkıcılara, arkalarında kimin çaldığını soruyor musunuz? Bu kayıtların elektronik müziğin içine geçirilmesi, 20 dakikanın içine ses kesitleri olarak dağıtılması, ikisinin aynı ortamda barınabilmesi önemli. Yani albümü ben yapmış olabilirim. Ama bunun solo olarak değerlendirilmesi bana hiç hoş gelmiyor. Belki geçen yıl yayımlanan Diyalogo albümüme solo çalışma diyebiliriz. Bunlara değil.
2001′deki Timescape albümü için konuştuğumuzda “Senfonik orkestranın bile ses açısından geri kaldığı bir çağda elektroniğin müzikte neden ve nasıl kullanılması gerektiği konusunda tezleri olan bir çalışma bu” demiştiniz. Timescape’de akustik çalgılar, elektronikler kadar ön plandaydı. Neredeyse tamamen elektronik diyebileceğimiz iki yeni albüm, gerekliliğin ötesinde, müzikte elektronik zorunluluğunun deklarasyonu olarak algılanabilir mi?
- Gerekliliğin sadece benimle alakalı olmadığını, bu konuda yalnız olmadığımı gördüm zaman içinde. Daha öğrenmem gereken çok şey var tabii. Çalışmalarım elektronik seslerin müzikte gereklilik olduğunun sinyalini veriyor, zorunluluk diyemeyeceğim. Çünkü bunun kanıtlarını şu anda sunmakta güçlük çekerim. Müziğimin çok uzun yol katettikten sonra ulaşılan yerlerde kendini bulduğunu söyleyebilirim. Medyum gibi yarın ne olacağını size söyleyemez ama yarın için ışık tutabilir. Ciddi müziğin yanı sıra seslere duyulan aşk da önemli. Belki de müziğin içindeki sesler yerine, seslerin içinde ne kadar ciddi müzik var diye bakmalıyız artık konuya. Birçok besteci bu boyutta bakamadı konuya. Müziğin içinde elektronik var, ama müziğin ses evreninin elektronikle bittiğini söyleyemem.
Önce ilim irfan edinin, sonra beni dinleyin!
Besteci İlhan Usmanbaş, elektronik müziğin dünyadaki öncülerinden Bülent Arel’in çalışmalarını anlatırken “sesler çevrenizde uçuşan renk toplarına dönüşür” diyor. Stravinski’nin “Müzik göz içindir” sözünü hatırlatıyor. Müziğinize yaklaşımda bir ip ucu olabilir mi bu açıklama, sesleri, renklerle ilişkilendirir misiniz?
- Bu çok güzel bir değerlendirme. Kesinlikle benim müziğimin de görsel yönleri olduğunu söyleyebilirim. Gözünüzü kapatmanız gerekmez bu yönünü algılamak için. Ama bir kolaj yaratma, renklerin öpüştürülmesi çabası değil yaptığım. Sıradan dinleyicinin kavrayamadığı anlar olabilir, soyut resim karşısında da aynı duygu yaşanır kimi zaman. Yine de bir akış olduğunu fark edecektir. Tabii akış konusu, programlı müziği çağrıştırıyor. Program ise benim müziğimle pek bağdaşmıyor.
Bülent Arel birçok ekipmanı kendi üretmişti. Siz ekipman yapar mısınız?
- Herhangi bir çalgı yapmadım. Yanlış hatırlamıyorsam, vefatından kısa süre önce beni aramıştı. Sadece dostlarıma verdiğim bir kaydı dinlemiş, çok heyecanlanmış, bu heyecanını benimle paylaşmıştı.
Amerikalı besteci Edgar Varese’e, İtalyan Luciano Berio’ya bile elektronik müziğin inceliklerini öğreten Bülent Arel’in çalışmalarını bugün bulmak neredeyse imkansız. İcra edilememesi nedeniyle bu müziğin çağını kapadığı düşünülüyor. Böylesine vefasız bir yolda yürümek sizi endişelendirmiyor mu?
- O dönem, 20-30 yıllık çalışmalar bizim önümüzde çok kapı açtı. Değişiklikleri çok zor benimseyen bir dinleyici kitlesine karşın üretildi bu müzik. Ancak zamanını doğru algılayan bir girişim değildi. Çok içerikli, derinlikli değildi. Ses ve armonik zenginliği arzu ettiğimiz düzeyde olamadı. Varese’in avantajı armonik dünyasını zengin tutmasıydı. Armonik dünyanın, seslerin dağılımımın müzikte çok önemi vardır. Elektronik müziğin çağını kapadığı doğru değil. Vefalı davrananlar var bu müziğe. Vefasız olan sizin ülkeniz.
Yani şu anda ayağınızı bastığınız topraklardan, Türkiye’den bahsediyorsunuz değil mi?
- Ben dünya vatandaşıyım. Sadece Türkiye’de değilim. Yolumda yürüyorum, yalnız değilim, umutsuz değilim. Dünya, “barok bitti, yaşasın Mozart, hayır Mozart kötüymüş, iyi ki Beethoven çıktı” diyen tiplerle dolu. Operalardan başını kaldırmayan, komik bir dinleyici kitlesiyle kuşatılmışız. İstediğinde müziğe dönüp bakan, tatil gibi canı çektiğinde ilgilenen bu kitlenin kendini rahat hissetmesi için her şey yapıldı bugüne kadar.
Yeni eserlerimi web sitemde bulabilirsiniz
Eserlerinizi yazıya aktarıp bir kenarda saklar mısınız, eserinizi seslendirmek isteyen bir dinleyici kapınızı çalsa, ses kaydını değil, partisyonlarını verebilir misiniz?
- Çoğunun yazılı kopyaları mevcut. Olmayanların partisyonunu hazırlamak sorun değil. Tamamen kontrolüm altında olmak koşuluyla, eserlerimin yeniden seslendirmesini yapmak mümkün.
Light Years ve Extinction repertuvarını konsere taşımayı düşünüyor musunuz?
- Böyle bir fırsat çıkarsa, neden olmasın?
Web sitenize çalışmalarınızdan örnekler koymuşsunuz. Albüm yayımlamak yerine siteyi geliştirip, müzik paylaşım platformuna dönüştürmeyi düşünüyor musunuz?
- Richard Harth’la bunu düşündük. MP3′ün ses kalitesi tartışmalı. Yine de yüksek nitelikli kayıt yapmak mümkün. Ayrıca internet üzerinden müzik paylaşmanın imkanlarını geliştirmek de mümkün. Eskisi gibi albüm yayımlamaya devam edeceğim. Bununla birlikte, çok yakında, CD yayımlamadan, sadece internetten eserleri yayımlamaya başlayacağız.
(Serhan Yedig / 24 Eylül 2006 / Hürriyet)
Kişisel web sayfası: http://www.aydinesen.com/
Aydın Esen
Yurt dışındaki başarılarıyla övündüğümüz bestecilerden biri olan ve daha çok yurt dışında yaşayan Esen, iyi bir klasik müzik öğreniminin kazandırdığı dayanımları kullanarak hem klaik çizgide hem caz müziğinde sanatını bütün dünyada kabul ettirmiştir. Aydın Esen, klasik müzik ile caz müziği önünde kendisini bir “yol ayrımı”nda görmemiş; her iki alanda başarıya ulaşmanın olanaklı bulunduğunu kanıtlayan yaratıcı bir kimlik sergilemiştir. Son yıllarda onun daha çok caz-fusion türünde adını duyurduğu söylenebilir. Ancak bu yükselişin temelinde sağlam bir müzik eğitiminin olduğu açıktır. Başarısının gizi, hangi tür müziklte olursa olsun, kendi özgün yaratıcı dokusunda aranmalıdır. Unutulmamalıdır ki caz sanatı, müzikal ifadeye zenginlik katan türlerden biridir. 20. yüzyılın öncü bestecilerinden Debussy, Ravel, Satie, Stravinski, Milhaud, Hindemith, Copland da caz etkilerini yapıtlarına yansıtmışlardır. Çünkü önemli olan, müziğin ifade gücüdür.Müziğe İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başlayan ve bu okulun piyano ve kompozisyon bölümlerini bitiren bestecimiz, yurt dışında eğitimini sürdürmüş, Norveç Müzik Akademisi, Kraliyet Akademisi, Berklee Müzik Okulu, Juillard Müzik Okulu gibi prefesyonel müzikçi yetiştiren kurumlarda öğrenim görerek New England Konservatuarı’nda master yapmıştır. Henüz 25 yaşındayken 1987 yılında Downbeat ve Keyboard dergileri, Esen’i “yılın en başarılı müzikçileri” arasında ilan etmişlerdir. 1989 yılında Fransa’da Martial Solal Uluslararası Piyano Yarışması’nda birincilik ödülünü alan Esen, 1988’den başlayarak ünlü caz sanatçılarıyla dünyanın hemen bütün ülkelerinde turnelere çıkmış, festivallere katılmıştır.
AYDIN ESEN (Piyano)
PETER HERBERT (Bas)
CAN KOZLU (Davul)
-
Yeni
- Ve yine bloguma erişemiyorum
- Konser / Konzert "jungenc"
- Müziğe Bu Kez Müzik İçinden Yönetici: İTÜ TMDK Müdürlüğüne Prof. Dr. Cihat Aşkın Atandı…
- III. Ulusal Gülden Turalı Keman Yarışması
- Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya Veda
- Müzik oyunları
- Nota arşivi (2.blogumuz)
- Şarkı söyleyelim
- Orhan Atasoy Gemiler
- Sevildiğini bilmek ve bilmemek
- AkLımM heP SenDde
- Sealed with a kiss
-
Bağlantılar
-
Arşivler
- Eylül 2009 (1)
- Ekim 2008 (12)
- Eylül 2008 (13)
- Ağustos 2008 (11)
- Temmuz 2008 (10)
- Haziran 2008 (35)
- Mayıs 2008 (41)
- Nisan 2008 (30)
- Mart 2008 (9)
- Şubat 2008 (28)
- Ocak 2008 (38)
- Aralık 2007 (43)
-
Kategoriler
- (ç)alıntı
- alıntı
- anne-baba
- arşivlik videolar
- Öğrenci
- Öğretmen
- çocuk eğitimi üzerine
- çocuk şarkıları
- ödev
- Bale
- Bilgisayar
- bilim
- Bilmece
- bilmemiz gerekenler
- Bize ulaşın
- blokflüt
- bunları biliyor musunuz?
- Bursa
- Bursa Kültür Merkezi
- By Tırtılın maceraları
- caz
- Dinlemelik
- DUYURULAR
- ebook
- elvi' den
- emnyi'den
- emnyi'nin günlüğü
- enstrüman eğitimi
- enstrümanlar diyarı
- eğlenceli bilgi
- eğlenceli müzik
- eğlenelim öğrenelim
- Flamenko
- flüt
- Frank Sinatra
- günün şarkısı
- günün şiiri
- güncel
- Genel Müzik Bilgisi
- Gereksiz Bilgiler
- Gitar
- haber
- ilköğretim
- internet
- izlenmesi gerekenler
- karaoke
- keman
- kitap
- klasik müzik
- komik
- konser
- Leyla Gencer
- Linkler
- Müzik grubum
- müzik haberleri
- müzik oyunları
- Müzikle ilgili makaleler
- Müzisyen Biyografileri
- Müzisyenler Diyarı
- memleketimden insan manzaraları
- method
- Modern Dali
- mp3
- msn
- music theory
- nilay'ın köşesi
- nilish'den tavsiyeler
- nota
- nota arşivi
- nılay
- okuduklarımdan seçtiklerim
- Opera
- org
- piyano
- sağlık
- söyleyemediklerim ya da söylediklerim
- SBS
- Seçme Albümler
- Seçtiklerim
- senkop yazım hazinesi
- Serapata'dan yorumlar
- Sivas katliamı
- sınav
- Tango
- Tanju Okan
- Türkiye'den müzik haberleri
- teknoloji
- Uncategorized
- unutulmaması gerekenler
- uykusuz
- vdieo
- video
- yorum
- Şefik Kahramankaptan
- şiir
- İletişim
- İlginç Bilgiler
- İngilizce
- İngilizce okul şarkıları
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS

